PostHeaderIcon Ağrı Dağı "Büyük Tufan"Nuh'un Gemisi

AĞRI DAĞI "Büyük Tufan"Nuh'un Gemisi
Ağrı Dağı, 5165 metre yüksekliği ile sadece Türkiye'nin değil, aynı zamanda Avrupa'nın da en yüksek zirvesidir. Eski Ahit'te ve Kur'an-ı Kerim'de "Büyük Tufan" yaşandığında, Hz. Nuh'un ve beraberindekilerin bindiği geminin, sular çekilince bir dağda karaya oturduğu anlatılmaktadır. Bilim adamları Nuh'un gemisinden kalıntılar bulmak için Ağrı Dağı'nda uzun yıllar boyunca araştırmalar yapmıştır.

 

Zaman: İÖ 6. binyıl ortaları

Mekân: Güneybatı Türkiye / Karadeniz

Ve Allah Nuh'a dedi: Önüme bütün beşerin sonu geldi; çünkü onların sebebile yeryüzü zorbalıkla doldu ve işte ben onları yeryüzü ile beraber yok edeceğim. Kendine gofer ağacından bir gemi yap... Ve ben, işte ben kendisinde hayat nefesi olan bütün beşeri yok etmek için yeryüzü üzerine sular tufanı getiriyorum. TEKVİN 6: 13,17

Kitabı Mukaddes'te dünyanın tümünü boğan büyük Tufan hikâyesi Tekvin kitabının 6-9 bölümlerinde anlatılır. Tanrı, yarattıklarını insanlığın günahları nedeniyle yok etmeye karar verdiğinde namuslu bir insan olduğu için yalnızca Nuh'u kurtarmıştı. Tanrı ona, küçük küçük odaları olan bir eve benzeyen bir gemi yapması için ayrıntılı bir talimat verdi. Yağmurlar başlayınca Nuh ailesini ve yeryüzündeki yaratıkların her birinden birer çifti gemisine aldı.

Yağmurlar toprağın tümü örtülene kadar yağdı ama sonra kesildi ve sel suları çekilmeye başladı. Gemi Ağrı Dağı üzerinde kaldı. Nuh gemiyi terk edip edemeyeceğini anlamak için kuşları salıverdi. Önce bir kuzgun ve sonra da üç kere bir güvercin gönderdi. Sonuncu kuş geri dönmeyince yeryüzünün kurumakta olduğunu ve gemiden inebileceklerini anladı.

Kuru toprağa ayak basınca ilk işi bir kurban adamak oldu. Tanrı bunu kabul etti ve bir daha insanların günahları için dünyayı cezalandırmamaya karar verdi. Nuh ile bir ahit yaptı ve ona "Semereli olun ve çoğalın ve yeryüzünü doldurun" emrini verdi (Tekvin 9:1). Yeryüzündeki bütün hayvanlara insanlar bakacaktı ve bu ahdin işareti olarak Tanrı gökyüzüne gökkuşağını yerleştirdi.

Nuh'un Gemisi'nin Aranması

İnsanlar çok eski çağlardan beri Nuh'un gemisinin oturduğu dağ tepesini aramışlardı. Zamanımızda bile geminin kalıntılarını bulmak için seferler düzenlenmiştir ve Yakındoğu'da seçilecek pek çok dağ vardır. Bunlardan biri Irak'ta (eski Mezopotamya'da) Kerkük yakınlarında eskiden Nısır Dağı olarak anılan Pir Ömer Gudrun'dur.

Burası Zagros Dağları'nda, eski Asur ülkesinin doğusundadır. Yine gözde yerlerden biri Van Gölü doğusundaki yüksek dağlardır. Asur İmparatorluğu zamanında (İÖ yaklaşık 9-7. yüzyıllar) burası Urartu krallığıydı (bu adla Kitabı Mukaddes'teki Ararat adının benzerliğine dikkat ediniz). Bu sıradağların en yüksek tepesi olan Masis Dağı da zaman zaman Nuh'un gemisinin arandığı yerlerden biri olmuştur.

Van Gölü'nün güneydoğusundaki dağlar da aranmış ve kimi zaman iyimserlik dalgalarına neden olmuşsa da gemi asla bulunamamıştır. Tekvin Kitabı'ndaki Nuh hikâyesi, tarihi terimlerle ifade edilmiş olmadığı için bunda şaşılacak bir şey yoktur. Hikâye biçim olarak mitolojiktir. Kendisine tapanlarla doğrudan doğruya konuşan bir Tanrı imajını korumaktadır. Tanrı "tek ve mutlak" olarak tanımlanmıştır ama her nasılsa insan karakterlidir ve o dönemin diğer Yakındoğu halklarının Tanrılarından pek farklı değildir.

Nuh'un Gemisi, Ağrı Dağı üzerinde.......
Nuh'un Gemisi'nin

Çözülemeyen Esrarı

RUS PİLOTU AĞRI ÜSTÜNDE...

Doktor Henry Morris'in verdiği bilgilerin ışığında tam donanımlı küçük bir

Nuh'un gemisi maketi yapıldı. Maket gemi bir deney tankına konuldu.

Okyanusta görülen türden yapay dalgalar verildi ve bu deney sonunda geminin yalnızca suya dayanıklı olmayıp son derece dengeli olduğu da saptandı.

Deney tankındaki yapay dalgaların gücü, giderek 200 fit yüksekliğinde deprem dalgalarının eşit gücüne çıkarıldı. Bu dalgalar, geminin tufan sırasında karşılaştığı ya da karşılaşabileceği dalgalardan kat kat güçlüydü.

Sonuç değişmedi: Gemi, hem dayanıklılık, hem de denge açısından tartışma kabul etmez dayanma ve direnç gücüne sahipti.

Günümüzün modern yapılı gemileri gibi Nuh'un gemisinin boyutlarının

oranı, ona olağanüstü bir denge sağlıyordu. İçinde ağır yük ve yüzdüğü (ya da yüzeceği) sular da derin olunca, kuşkusuz, bu, daha bir artacaktı. Yelkeni ve dolaylı titreşimi yoktu.

Unutmamak gerek: Nuh'un gemisi herhangi bir yere ulaşmak

gibi bir amaç peşinde koşmuyordu. Nuh'un (ve tabi geminin)

bir tek amacı vardı: Yüzmesi...

Suyun üstünde batmadan kalabilmesi...

Gemi bu görevi ya da işlevi yerine getirdi ve üstelik, Ağrı dağına kadar

900 millik bir yolu 150 günde yüzdü. (Burada şunu vurgulamakta yarar var: Bilim adamlarının büyük çoğunluğu, Nuh'un gemisini, Mezopotamya'da Dicle-Fırat kıyılarında inşa ettiğine inanmaktadırlar).

Geminin güverteleri üç taneydi ve kat kat yapılmıştı. Genel kanıya bakılırsa, en üst (yani üçüncü) katta Nuh ve ailesi yaşamışlardı, güverte ona göre

düzenlenmişti. Yiyecek-içecek de burada depo ediliyordu.

İkinci, Nuh ve ailesine ayrılmış olanın altındaki kat, yer bölmeli ve kafesliydi.

Bu, aslında bir önlemdi ve hayvanları birbirinden ayrı tutmaya yarıyordu.

Birinci kat, safra ve çöplerin toplandığı kat olarak yapılmıştı.

Peki, geminin kapasitesi ne idi, ne olabilirdi acaba?

Bir uzman bunu şöyle tanımlamıştır: "569 marşandiz (yük) vagonu

taşıyabilir ya da 30 binden fazla çeşitli hayvan ve kuş taşır. Bununla

da kalmaz, geriye bol bol boş yer bile kalır."

Nuh'un gemisi konusunda en çok merak uyandıran nokta, gemiye bindirilen hayvanlarla ilgilidir. Nuh, her türün biri dişi, diğeri erkek temsilcilerini nasıl bulmuştur, nasıl bulabilmiştir? Gemiye kaç hayvan bindirilmiştir ve bunlar

hangi türlerdendir ve bu kadar çok sayıda ve türdeki hayvanlara nasıl

bakabilmiştir?

Bu soruların karşılıklarını bize yine işinin uzmanı bilim adamlarıyla kutsal

kitaplar araştırmacıları verecektir elbette.

Onlara göre, bu öyle gözlerde büyütüldüğü kadar zor bir olgu değildir.

Kutsal kitaplar ve Kur'an-ı Kerim, bize Tanrı'nın Nuh kuluna "Her tür hayvandan biri erkek, öbürü dişi birer çift almasını" buyurduğunu

açıklar.Tanrı, Nuh kulunun işini kolaylaştırmak için tıpkı Nuh'a seslendiği

(ve buyurduğu) gibi onlara da seslenmiş, yol yordam göstermiştir.

..................

Ayrıca, hayvanlardaki doğal önsezi, yaklaşmakta olan büyük tufanı onlara duyurmuştur da. Böylece Nuh'a ve gemisine kendi ayaklarıyla gelmişlerdir.

Nuh, kişisel yapısı gereği, büyük bir hayvan dostu olarak biliniyordu. Bu

durumda, Nuh, gemisine kaç baş hayvan almış olabilir dersiniz?

Sorunun karşılığı yoktur, kimse de bilememektedir bunu. O dönemlerde dünyamızda kaç tür hayvan yaşıyordu? Bu da saptanmış değildir. Bilim adamları bu sayının (tür sayısının) 1544 ile 2392 arasında olabileceği

kanısındadırlar.

Yine bilim adamlarının hesaplarını değerlendirdiğimizde ortaya şu

çıkmaktadır. Yaklaşık 2000 hayvanı doğru dürüst besleyebilmek için Nuh ve

ailesinin her bireyi, her üç dakikada bir, bir hayvanı besleyip su vermek

zorundaydı. Bu hesaplama bir günü 12 saat (uyku dışında) olarak

kabullenip yapılmıştır.

"Yaradılış ve Tufan" adlı kitabında Doktor Morris bu beslenme sorununa

titizlikle eğiliyordu.

"Doktor Morris, bu ileri sürülenlere göre, nasıl oluyor da 8 insan,

2000 hayvana tam 13 ay süreyle bakabiliyor?

"İşin bu noktası, Nuh ve Tufan olayına karşı çıkışların en başında

gelmektedir. Kimilerine göre, bu olanak dışıdır. Ama şu da

düşünülmelidir; hayvanların bir çoğu kış uykusuna yatmış olabilir

ya da kötü hava nedeniyle böyle bir zorunluğu duymuş olabilir.

Bu durumda solumaları bile hafifler. Şunu demek istiyorum: Hava

bozmaya, bulutlar kararıp çoğalmaya ve fırtına çıkıp azmaya

başladığında kafeslerine konmuş hayvanlar tufan boyunca,

sürekli uyumuşlardır."

Eldeki şimdiye kadar olan verileri topladığımızda, anlatılanlardan teknik

ve bilimsel verilere uygunluk gösterdiği ortaya çıkmaktadır. Gemi ve canlı

yükü, büyük tufanı atlatabilecek bir güce sahipti.

Fakat insanlar yine de kuşku içindedir: "Kanıt nerede, peki?" diye

sormaktadırlar. Gemi, buzlar altında ve Ağrı dağında mı? Tufan sonrasında

gidip o Ağrı dağının tepesine mi oturdu? Peki, nerede onun kanıtı da?

Nuh'un gemisi gerçekten var oldu ve başından kutsal kitapların hepsinde

yer alacak nitelikte bir serüven geçti ise, bunun elle tutulur, gözle görülür

somut kanıtı mutlaka olmalıydı. Bu, ne idi, ne olmalıydı; varsa nasıl ve

hangi yoldan ele geçirilmeliydi? Haklı sorulara bir karşılık arayıp bulmak

amacıyla yeni keşif seferleri başlatıldı ve sürdü gitti.

"İster inan, ister inanma" nın ünlü yazar ve çizeri Robert Ripley'i

tanımayan yoktur. 1938 yılındaki Nuh'un gemisi keşif seferine Ripley'de

katıldı. Ripley hemen hemen dünyanın bütün ülkelerinde sayısız okura

sahiptir ve çizip yazdığı şaşırtıcı olguların yanlış ya da uydurma olduğu

bugüne dek kanıtlanmamıştır.

Ripley bir süre önce Irak'a gitmiş, ünlü Babil Kulesi'ni görmüş ve İran'da

iken ülkenin toprağının dörtte birinin boş çöl olduğunu, garip köşeli

biçimler halinde çatlayan toprağı tufan sularının yeniden biçimlendirdiğini

ileri sürmüştü. Ripley, Şam'da Nuh'un mezarı diye kabul ettiği bir mezar da

bulmuştur ayrıca.

Yeni seferin amacı, Ferdinand Parrot'nun Ağrı dolaylarındaki küçük

Ermeni manastırında gördüğünü ileri sürdüğü, Nuh'un gemisinin

tahtasından yapılan haç gerçeğini öğrenmekti. Bu seferden nice sonra,

1950'de haçın gerçekten görüldüğü savı ortaya atıldı. Evet, böyle bir haç

vardı; boyutları 12 inç uzunluğundaydı ve kızılımsı bir tahtadan yapılmıştı.

O seferin ardından da yıllar geçti. İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikan pilotları

Ağrı Dağı üstünden sayısız uçuşlar yaptılar. Müttefikleri olan Rus Kızıl

Ordusu'na malzeme ve yiyecek taşıdılar. Yine o yıllarda pek çok raporda

Nuh'un gemisinin görüldüğü bildirildi.

Bu raporlardan biri, 1943 yılında ABD ordusunun yayın organı "Stars and

Strips" adlı dergide yayınlandı. Arada Rus pilotları da gemiyi karlar

buzlar arasında gördüklerini belirtiyorlardı.

Savaş sona erdi, barış yapıldı ve Rus pilotları tekrar tekrar Ağrı üzerinden

uçtular.

Nuh'un gemisiyle ilgili çalışmalarını bugün de sürdüren Errol Cummings,

bu konuda Doktor Donald Liedmann'la konuştu. Doktor Liedmann'ın

önde gelen özelliği, Rusların bu uçuşları üzerinde ilk elden bilgi sahibi

olması idi.

"Rus birliğinden bir subay, 1937 yıllarıyla 1947 arasında her yıl Ağrı

ve yöresine sefer yapıyordu. 1948'de de böyle bir sefer yapılmıştı

ayrıca. Bilindiği gibi, Ruslar, 1915-16'da ve 1918 yılında da birer sefer

daha düzenlemişlerdi. Toplam, 13 seferdi hepsi. Benim tanışım olan

o Rus subayı, 1937 ile 1947 arasındaki keşiflere katılmıştı. 1947

seferinde çekilen fotoğrafları bana da gösterdi. Bu fotoğraflarda,

çok iyi anımsıyorum, gemi yaklaşık 1400 fit yüksekliğindeydi ve 80

fitlik bir bölümü buzlar arasından çıkmış, görünüyordu bayağı."

1952'de, Ortaduğu'da çalışan Amerikalı bir pipe-line mühendisi de Ağrı

Dağı'nda Nuh'un gemisini gördü. George Jefferson Green adlı bu

mühendis, helikopterle keşif uçuşu yaptığı bir sırada gemiye rastlamıştı.

Koca gemi kayalar arasında sıkışmış bir durumdaydı, tek bir yanı ortalık

yerde duruyordu.

Green, helikopterin pilotuna biraz daha yaklaşmasını söyledi. Pilot denileni

yerine getirdiğinde ikisi de çok heyecanlandılar. Green görülenleri

fotoğrafla saptadı. O sırada güneş de yavaş yavaş batıyordu. Green, altı

tane birbirinden güzel fotoğraf çekti. Fotoğraflar her cepheden gemiyi

gösteriyorlardı.

Green çok geçmeden Ortadoğu'daki görevinden alınıp İngiliz Guyanası'na

yeni bir görevle atandı. Maden işinde çalışırken bilinmeyen kişilerce

öldürüldü sonra. Bu arada tüm eşyaları; içlerinde Nuh'un gemisinin

fotoğrafları dahil, çalındı, yok oldu hepsi.

Hikaye, şaşırtıcıdır, bir türlü bütünlenemiyordu. Yeni buluşlar, yeni bulgularla

gün geliyordu, bir heyecan dalgası yaratıyor, bilim adamları, uzmanlar ve

kutsal kitaplar araştırıcıları bir araya toplanıp önlerine konulanları enine

boyuna tartışıyorlardı.

Kimilerince yeni bulgular bir çok gizli kalmış olguyu gün ışığına

kavuşturuyordu. Olay, bilinmezlikten neredeyse çıkmak üzereydi. Biraz daha

çaba ve yeni seferler aracılığında yeni bulgular işin sonunu getirebilirdi

pekala.

Kimileri de temelden karşı çıkıyordu: Bu bulguların konuyla uzaktan yakından

bir ilişkisi yoktu, olamazdı. Kanıtların daha somut, daha elle tutulur, gözle

görülür olması zorunluydu. Kanıt sahiplerinin bir çoğu erişilmez bir düş

gücünün sahipleri olabilirdi. Bu, kuşkusuz, konunun aydınlığa çıkması için

yeterli olmaktan çok, daha karmaşık, daha bir bilinmezlik içine sürüklerdi.

Son Güncelleme (Pazar, 29 Kasım 2015 16:06)

 
Üye Girişi
Lütfen Üye Olunuz...



Loading
Türkiye`nin İnanç Merkezleri
Google Dil Çeviri Robotu
Türk ve Dünya Tarihi
Google Grupları
Türk ve Dünya Tarihi grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Site İçi Arama Motoru
Ana Sayfa Türkiye`nin İnanç Merkezleri Ağrı Dağı "Büyük Tufan"Nuh'un Gemisi

 

Kaplıca Şifalı Su Çamur Su Water Meslek Dersleri